Hoş geldin. Sentezler'in yeni halini beğendin mi? İstediğini kolayca bulabilmen için büyük bir düzenleme yaptık.

Pazar, Mart 18, 2018

Bir İnsanı Sevmekle Başlar Her Şey

(Nasıl bir ortaöğretim, nasıl bir okul?" sorusuna elcevap)
Bundan yıllar önce onuncu sınıf öğrencilerime büyük bir aşk ve şevkle destanlarımızdan bahis açıp ayrıca dünya destanlarından da bahsetmiş, bu destanların önemine vurgu yapıp öğrencilerimin bu destanları ismen muhakkak ezberlemeleri gerektiğini üstelik bunları sınavda da soracağımın(!) vurgusunu yapmıştım. Şu an düşünüyorum da ne akla ziyan bir anlayışla hareket etmişim! Kaldı ki almam gereken dersin ilkini hemen o gün almıştım. Zira o dönem itibariyle her yıl mutad olarak gidiş ve gelişlerin olduğu kardeş okul projesi vesilesiyle Almanya’dan bir haftalığına öğrenciler öğretmenleriyle birlikte okulumuza gelmişler, öğrencilerimizle sosyal-kültürel etkileşim içinde olmuşlardı. Destanlardan bahis açınca öğrencilerimden biri: “Hocam, acaba bu Alman arkadaşlarımız kendilerine ait olan Nibelungen destanını biliyorlar mıdır?” diye sormuştu. Ben de “O halde gidip bir sorun bakalım.” demiş ve öğrencimin bu soruyu hangi maksatla sorduğunu henüz anlamamıştım. Ertesi ders öğrencimin Alman arkadaşlarının bu soruya cevap veremediklerini söylemişti. Bu çocuklar destanları ezbere söyle(ye)miyorlardı fakat sınıfları dolaşarak yabancı bir ülkede  öğrenci arkadaşlarına kesintisiz en az beş dakika İngilizce kendilerini çok rahat bir şekilde ifade ediyorlardı. Hemen hemen her yıl düzenlenen ve İngilizce, Almanca öğretmenlerimizin eşliğinde özellikle yabancı dil alanında yetenekli ve donanımlı öğrencilerimiz, yurt dışında Avrupa Birliği kapsamında gerçekleştirilen gençlik konferanslarına katılıyor fakat diğer ülke öğrencilerine göre kendilerini ifade etmede daha çekingen ve tutuk kalıyorlardı! Öğreneceklerini ezber edilecek bir bilgi olarak görmeleri ve dahi bizim de dayatmalarımız öğrencilerilerimizi düşünme ve davranış belirlemenin fersah fersah ötesine atıyor. Şöyle bir soru akla gelebilir: “Öğrenciler geçmişlerine ait eserlerini bilmesinler mi?” Bilsinler tabii fakat bu bilgi ezber düzeyinde kalmasın.  Aradan yıllar geçtikten sonra “Hey gidi lise yılları ne çok gereksiz bilginin sorgusuz sualsiz hamallığını yapmışız canım ama olsun yahu, bulmacalarda arada çıkıyor karşımıza, işimize de yaramıyor değil hani!” demesin. Mehmet Âkif bir dörtlüğünde: “Geçmişten insan hisse kaparmış...Ne masal şey!/Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?/“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;/Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? diyor. Meselemiz üstâdın işaret ettiği gibi geçmişi, doğum ve   ölüm tarihlerinden yahut savaş meydanlarında kaç kişinin öldüğü envanterini akılda tutmaktan ibaret saymamak; tarihin satır aralarını basiretle okuyup gelecek için isabetli adımlar atmak olmalıdır.
     “Düşünmeyi Öğretmek” başlıklı bir köşe yazısında bir yazar, yıllar önce şöyle bir örnek vermişti: “Fizikte Newton’un yerçekimi kanununu öğrenciye aktarmak, bir öğretim yöntemi olabilir fakat bu bilgiyi edinmiş olan öğrencinin bundan yararlanarak merdivenleri çıkarken neden öne doğru eğildiğimizi, inerken de neden tersine kendimizi geriye doğru verdiğimizi düşünmemesi/düşünememesi, bu bilginin ezberde kaldığının ve bir davranışa temel olacak işleme dönüşmediğinin işaretidir.” Öyle ki artık bilgiye tek tık’la ulaşabileceğimiz bir zaman diliminde yaşıyoruz. Anlattıklarımız, biz bunları ifade ederken hâli hazırda yerini yeni bilgilere bırakıyor olabilir. Değişim öyle hızlı ki bu değişime ayak uydurabildiğimiz çerçevede birey olarak, toplum olarak ayakta kalabileceğiz. Ayrıca yalnızca ayakta kalmaya değil hızla ileri atılmaya, daima ileriye atılmaya ihtiyacımız her geçen günden çok daha fazla. Günümüz teknolojisi hızla ilerlerken hâlâ eskimiş eğitim anlayışları ile sahip olduğumuz değerleri de kıymetsiz kılıyoruz ki en büyük değerimiz, genç nüfusumuz.
Dünyanın hemen her yerine hizmet veren, milyar dolarlık servetiyle ülkesi Çin’in ve dünyanın en zenginlerinden olan e-ticaret devi Alibaba’nın kurucusu ve yöneticisi girişimci Jack Ma’nın geçtiğimiz ocak ayında Davos’ta katıldığı Dünya Ekonomik Forumu’nda dile getirdiği sözler oldukça dikkat çekiciydi. “Öğretmen her zaman öğrenmeli, bir öğretmenin her zaman paylaşması gerekir. Eğitim şimdi büyük bir sorun çünkü otuz yıl sonra öğretme ve öğrenme şeklimizi değiştirmezsek başımız dertte olacak. “Çocuklarımıza daha akıllı makinelerle yarışmalarını öğretemiyoruz, çocuklarımıza benzersiz bir şey öğretmek zorundayız, böylece 30 yıl sonra çocuklar bir şans yakalayacak.” Nasıl bir okul, nasıl bir ortaöğretim sorusuna cevap bulmak istiyorsak öncelikle eğitimin mimarlarının nasıl olması gerektiği üzerine kafa yormamız gerekiyor. Zira müfredat programları ne kadar iyi hazırlanırsa hazırlansın o müfredat programlarını uygulayacak kişiler yani öğretmenlerin çağın şartlarına uygun donanımda yetiştirilmesi gerekiyor. Ezberci, notu bir silah olarak kullanan dayatmacı öğretmenler değil; öğrencilerine hata yapmaktan korkmamaları gerektiğini anlatacak, EQ’nun yani duygusal zekânın da en az IQ yani bilişsel zeka kadar önemli olduğunu tam anlamıyla idrak ettirecek, eskilerin tabiriyle ilim ve irfan sahibi yetiştirecek öğretmenlere ihtiyacımız var. Bilgisayarlar, akıllı aygıtlar bizden daha akıllı olabilir: unutmazlar, gecikmezler, sinirlenmezler...Ancak bilgisayarlar, akıllı aygıtlar  asla bilge bir insan olamaz!
        Öğretmenin önemli özelliklerinden biri de öğretirken öğrenmektir. Değişime ve gelişime açık bir öğretmen, hiçbir zaman öğrenmekten geri durmamalıdır. Geçen yıllar içinde çok kez üzülerek şahit oldum ki pek çok öğretmenimiz yıllardır kurulu düzenini bozmadan bildiği eğitim yöntemleriyle öğretmenliklerini sürdürüyor, yeniliğe direnç gösteriyor ve şu beylik ifadeyi kullanmaktan çekinmiyor: “Ben bildiğim yoldan geri dönmem, benim yoğurt yeme tarzım budur; vaktinde çok çalıştık bu da bize yeter biraz da gençler çalışsın!” Yapılan araştırmalar öğretmenlerin %70’inin okumadığını ortaya koyuyor.  Öğretmenlerin %70’i okumuyorsa 2023’ü, 2123’ü konuşmak havanda su dövmekten ileri götürmez bizi. Öğretmenliğimin on yedinci yılındayım ve her yeni yıl başında içimi heyecanla karışık bir korku kaplıyor; sanki hafızamın sıfırlandığını hissediyorum. Ama biliyorum ki bu korku ve heyecan bizleri yarınlara taşıyacak yüzlerce, binlerce berrak dimağa olan sorumluluğumuzu hatırlatıyor. Öğretme ve öğrenme sürecinde kendimi bir bayrak yarışındaki koşucuya benzetiyorum. Ben bayrağı, sorumluluğunu taşıdığım öğrencilerime teslim edeceğim ki onlar da bu silsileyi devam ettirsin ve medeniyetler yarışında bizi muzafferiyete ulaştırsın.
        Okulu, içinde kendimi de rehabilite ettiğim ve varlığıma değer kattığım bir büyük rehabilitasyon merkezi gibi görüyorum. Gün içinde teneffüsler ve dersler süresince öğrencilerimle selamlaşıyor, şakalaşıyor, birbirimize en azından tebessüm ediyoruz; bilgi, duygu paylaşımında bulunuyoruz. Karşımdaki muhataplarımın sahip olduğu pozitif enerji, insanı kendisine hayran bırakacak merak duygusu beni “Acaba bir öğretmen olarak yaptığım işin daha iyisini nasıl yapabilirim?” sorusuna yönlendiriyor ve benim için büyük bir itici güç oluyor.
        Yazımın başında bahsettiğim dünya destanlarını dikte ettiğim(!) öğrencilerim hiç unutamadıklarım arasındadır zira bu öğrencilerim vesilesiyle adını bildiğim ama bir kez olsun elime alıp okumadığım yazarlarla tanışma şansı yakaladım. Yılda en az otuz  kitap okuyan entelektüel öğrencilerim benim hayatta yakaladığım en büyük fırsatlardandır. Hatta içlerinden biri üniversite eğitimi için yurt dışına çıkarken çok sevdiği Oscar Wilde’in Dorian Gray’in Portresi’ni bana hediye etmiş ve iç kapağına şu notu bırakmıştı: “Ve ben uzaklarda olsam da burada ait olduğum yerde, evimde, Türkiye’de birkaç parçam da sizde artık, onlara iyi bakarsınız.” Ben bu anlamlı cümlelere hep bakıyor ve ne yapmam gerektiğini kendime hatırlatıyorum.
        Öğrencilerim vesilesiyle kitaplarını okumaya başladığım çok kıymetli bir yazar olan Sunay Akın, “Bir milletin gerçek zenginliği hisse senetleri değil, hissî senetleridir.” diyor. Moğolların Uzak Asya’dan tozu dumana katarak önüne geleni silip süpürdüğü bir atmosferde dahi ilmi tuğla tuğla ören, Ahmet Yesevi nefesini, Dede Korkut yüreğini Anadolu coğrafyasına taşıyan Ahi Evran, Letaif-i Hikmet adlı eserinde şöyle demektedir: “Allah insanı medenî tabiatlı yaratmıştır. Bunun manası şudur; Allah insanları yemek, içmek, giymek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse tek başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk da birtakım âlet ve edevatla yapılabileceği için bu âlet ve edevatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Böylece insanın ihtiyaç duyacağı bütün zanaat kollarının yaşatılması gerekir. O halde toplumun bir kesiminin zanaatlara yönlendirilmesi ve her birinin belli bir zanaatla meşgul olması gerekir ki, toplumun ihtiyaçları görülebilsin.” Büyük Selçuklu Devleti’nden bize kalan en büyük miraslardan biri olan Konya’daki Karatay Medresesi’nde işte Ahi Evran, Emir Celalettin Karatay, Bacıyan-ı Rûm’un o kaos ortamında dahi ilmek ilmek ördükleri ilim,irfan, sanat ve zanaat çerçevesindeki hayatla iç içe eğitim ve öğretim ortamını bugün okuyabildiğimiz ölçüde geleceğe koşar adımlarla ilerleyeceğiz. Artık sahip olduğumuz değerlerle barışma vakti. Çok yönlü bir nesil yetiştirmek için bu olmazsa olmazımız. Gurur duyacağımız; dünyaya adaletiyle, hoşgörüsüyle damgasını vurmuş bir geçmişin bilincine sahip, bir yığın olmaktan kurtulup millet olma bilinciyle medeniyetler kurmuş bir tarihin koridorlarında çok dolaşmamız gerekiyor kanaatimce. Tabii bu koridorun herhangi bir yerinde donup kalmadan, takılmadan, millî olanla evrensel kültür değerlerini harmanlayarak. “Nedendir susuzluğumuz ya Râb/Suyu gürül gürül akan çeşme başında?” diyor Cahit Sıtkı Tarancı. Artık bu gürül gürül akan çeşmenin ağzına testimizi dayamanın zamanı gelmedi mi hatta geçmiyor mu? Peki bu hissî senetlerimizi geleceğe nasıl taşıyacak ve nasıl kendimize yol haritası yapacağız? Ulusal kimliğimizin kodlarını nasıl çözeceğiz? Öncelikle tarihimize şaşı bakmadan, tarihî gerçeklerimizi halıların altına süpürmeden. Cumhuriyet’imizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” demiş ve Cumhuriyet’in genel amacını çağdaşlaşmak, millî kültürü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak olarak belirlemiş; bunu hayata geçirme adına hemen her alanda büyük atılımlara imza atmıştı. Oryantalistler, Türkleri yalnızca savaşan, medeniyete, gelişmeye karşı direnç gösteren bir toplum olarak gösterdiler. Üstelik bu durum Osmanlı’nın son dönemlerinde daha da artmıştır. Evet Türkler, tarih yapan bir toplum olmuştur fakat unutulmamalıdır ki tarihi yazmak tarihi yapmak kadar önemlidir. İşte bu noktada Türk Tarih Kurumunun akabinde Türk Dil Kurumunun bizzat Atatürk tarafından kurulması ulusal kimliğimizin kodlarının çözülmesinde bir dönüm noktası olmuştur. Tarih yapıldı, yazıldı peki okundu mu? Tabii yalnızca tarih değil dil ve kültür mirasımız her biri bir yıldız mesabesinde parlayan edebî eserlerimiz okundu mu? Okunanlar anlaşıldı mı? Âdeti vechile her yıl ekseriyetle öğrencilerimin şu sorusuna mâruz(!) kalırım: “Hocam, imla kılavuzunda şapka kalktı mı?” Sabırla kalkmadığını söyler imla kılavuzunu dikkatle incelemelerini salık verir, birkaç da nükteyle meselenin altını çizerim. Bazıları diretir farklı öğretmenlerinin görüşlerini isnat ederek. Biz bu şapka meselesinde kendi aramızda dahi mutabık olamamışken, değil kadim kaynaklarımızı okumak sözlük ve imla kılavuzu bile karıştırmazken ulusal kimliğimizin kodlarını nasıl çözeceğiz? Medeniyet hazinemizin kıymetlileri olan edebî eserlerimizi nasıl okuyup anlayacağız? Popüler kültür istilasına uğramış kitap raflarında “bestseller” olarak yerini almış, Anglosakson kültür sosu boca edilmiş kitapları deniz suyu içer gibi okumaları gençlerimizin suçu günahı mıdır? Yoksa bizlerin vebali midir? Sorunun bir parçası olmak işin kolayına kaçmak. Çözüm yollarının başında okul kütüphanelerimizi tekrar elden geçirmek gerekiyor diye düşünüyorum. Sait Faik Abasıyanık’ın Mark Twain Derneği’nin Atatürk’ten sonra ikinci ve son Türk onur üyesi olduğunu çoğumuz duymuşuzdur. "Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada 'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım!" diyen bir öykü üstadının “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”, “İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun; sonra avuç açıldı mı insanın elinden su gibi fışkırır.”, “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” ifadelerini “Okumasaydım deli olacaktım!” demeye vesile olduğumuz gün  üzerimizden vebali kaldırdığımız günler başlamış olacak. Sait Faik, edebiyat denizimizde naif bir kum tanesi. Ya masallarımız, türkülerimiz, ninnilerimiz, efsanelerimiz, tiyatromuz, atasözlerimiz, deyimlerimiz... “Cihân-ârâ cihân îçindedir ârâyı bilmezler/Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” diyen Hayalî,  hayal olmasın, Bakî kalan bu gökkubbede bir hoş sâda olarak yankılansın, yüzyıllar da geçse yankılansın! Melâli anlayan, Ahmet Haşim’e âşina bir nesil olsun, kökü mâziden âtiye; Yahya Kemal’den Tanpınar’a uzanan yekpare bir an olsun, Cemil Meriç’ten Umran’dan Uygarlığa bir fer olsun, Âşık Veysel’in kalp gözüyle görülen toprakla yâren bir dünya olsun. Hastadan, mezardan, şeytandan daha çok bekleyen, mevsimlerce bekleyen Necip Fazıl’a Yunus Emre’den medet olsun!
Sevmek, ümidi yeşertecek; ümit, inancı perçinleyecek, inanç, idealleri taçlandıracak. Gençlerimize idealler çizdiğimizde, hedefler belirlediğimizde; örnek şahsiyetleri tanıttığımızda, bu şahsiyetleri kendilerine rol model olarak gösterdiğimiz vakit nasıl bir ortaöğretim nasıl bir okul sorusunu cevaplamada önemli bir yol kat etmiş olacağız. Bu söylediklerimiz karşılığını nasıl bulur? Nasıl ete kemiğe bürünür? Öğrencilerimizin öncelikle bir birey olduğunu ve birbirine benzedikleri kadar farklı olduklarını da kabul ederek. Farklı öğrenme eğilimleri olduğu gerçeğini atlamadan. Yeteneklerine uygun gelişimlerini destekleyerek. Hata yapmaktan korkmamalarını her zaman onlara hatırlatarak. Öğrendiklerini hayat içinde tecrübe etmelerini sağlayarak. Analitik düşünme imkanlarını onlara sunarak. Sosyal bir varlık olduklarını kendilerine, çevrelerine, topluma karşı sorumlu olduklarını yaşatarak; vermenin almaktan daha değerli olduğu hissini perçinleyerek. Yaradan'dan ötürü yaradılan her canlıya birlikte değer vererek vesselam severek severek severek...
Nagehan Toprak

0 yorum:

Yorum Gönder

Copyright © Sentezler

Site Sahibi: Melih Elçevik |